Polonya’da beş kuş var

fotoğraf(14)
Lufthansa ile Münih aktarmalı gittiğimiz Gdansk, Almanlar’ın ve Lufthansa’nın işbirliği ile, yat, sürün, çömel, kemer çıkar, ayakkabı çıkar, sen gül, sen gülme, merdivenleri çık, merdivenden in- uçak körüğe yanaşamadı-otobüse koş, yer kap, in, yürü, sürün, atla komutları ile geçti. İngilizce bilen bana ve babama kimse tek kelime sormazken, hepimizden iyi Türkçe konuşan temiz yüzlü annem tüm kontrollerde garip bir şekilde soru yağmuruna tutuluyor ve cevap veremediğinden bir kargaşa başlıyordu. Diğer yandan kocamın el bavulu  x-ray denen cihazlarda kuyruklar oluşmasına sebep oluyordu. Fıro, her zaman ki gibi el bagajına koyduğu garip kabloları ve manuel fotoğraf makinasının farklı boyutlarda olan 3 adet lensini itinayla bagajına yerleştirdiğinden, bir bomba düzeneği imajı veren x-ray görüntüsü yüzünden kenara çekiliyor ve soru yağmuru başlıyordu.

Bir ara babamla ben kaçmayı düşündük aslında. Bizce, Fıro’yla annem beraber takılmalıydı. Bu kadar çok durdurulduklarına göre bunlarda bir sıkıntı vardı 🙂 Zaten polis anladı durumu ve suçlama yapıldı. Annem, Münih’e  yasadışı portakal suyu sokarken, sevgili kocam Fıro ise yine aynı yasadışılıkla Nikon fotoğraf makinası yetmiyormuş gibii bir de  lenslerini sokarken polise yakalandılar.

Sen misin Almanya’ya portakal suyu sokan!. Hoooop, çöp tenekesi! Nimettir o diyemedim ya!. İçsem daha iyiydi! Onu bulamayan kaç Afrikalı var senin haberin var mı huuuu diyemeden attılar beleş portakal suyumuzu. Annem polise suçluyu gösteriyordu. Elleriyle babamı işaret ediyordu! O dediiii, içeriiim dediiiii, ben almadımmmm, o ısraaar ettiii!. Babam yavaşça sıvışırken, biz gülüyorduk ancak gülmek yasaktı. Susturucu mu takayım ne yapayım!!! Biz gülerken, polis bizi gözüne kestirdi. Kaçalım dedim Fırat kaçmadı. Dürüst bir insandır kendisi.

 

Kocamın el bagajı x-ray aletinden geçerken seviyesiz bir espri yaptım, “ Fırooo, kameraya bak senin lensler bomba gibi görünüyoooo, allaaasen bi bak”. Fırat, sert bir bakışla kes sesini demeye kalmadı, polisler kendisini kenara çekti. Ben bomba’nın uluslararası bir kelime olduğunu unutmuştum. Anında kayboldum, sonuçta benim çantam sıkıntısız bir şekilde salıverilmişti 🙂 Ben paçayı kurtardım daha fazla pot kırmadan firar ettim.

15 dakika sürdü bu çılgınlık. Neyse çok şükür bitti.

 

Gdansk’a vardık ya da Danzig diye de anılabilir.

Gdansk’ın sessiz sakin, geçmişin acılarını dondurmak istercesine soğuk sokaklarından birine 5 çığırgan kuş konmuş ve bir varmıııış bir yokmuuuuş diye başladık gezmeye… Bir anda tüm ortamın buğulu havası dağılmış ve dikkat dağıtan garip bir dil konuşan bu turist kafilesi, Gdansk’ın ortasına düşmüş. Bu kuşların ayarsız bir ses tonu varmış ve Gdansk’lıları biraz rahatsız etmiş. Bitmek bilmeyen çığırışlara örnek olarak:

 

Beniii çeeek, beni de çeeek. Bir de annemle çek…ayyyy babaaaa gelseneeee….

Gözüüüm kaapalııı çıkmıııış, hayatttaaaaaa göstermemm, sil onuuuu yaaa!! parçalarım yemin ederim!!

 

Evet, utanıyoruz kendimizden. Yüzüm kızardı yazarken. (falan..külliyen yalan)

Polonya’lılar  Gdansk şehrinde 4 gün boyunca çınlayan seslerimizden kurtuldu. Bizden sonra iyi bir kar yağmış zaten. Hava bile kafayı yemişti.

Hava -9’ u gösterirken, kardeşim üzerinde bir T- shirt ve üstüne giydiği hırkayla yanımıza gelince, kendimden utandım. Ben neredeyse lama yünü gibi görünen kalın kazağım, üstünde başka bir hırka, bere, atkı, mont ve kar botlarıyla, kayağa gider gibiyken, bu zibidi karşımda artistlik yapıyordu. Kendimden utanarak vakit geçireceğime, ona kafa göz dalmak istedim ama hareket kabiliyetim kısıtlıydı. Sadece yürüyebiliyordum, zira gözlüğüm devamlı buğu yaptığından görüş alanım kısıtlıydı ve ona dalacağım derken bir kazaya kurban gidebilirdim!!! Vazgeçtim ve sustum. Hayata küstüm. Konuşmamayı tercih ettim.

 

Alihan 4.5 aydır Gdansk’taydı ve tur rehberimiz olacaktı. Eşim ise daha gitmeden 1 ay önce Gdansk ve Polonya ile ilgili iyi bulduğu kitapları almıştı ve biz oraya boş gitmemiştik. Özellikle tüm yolculuğumuz boyunca kitapları hatmeden ben, görmem gereken yerlerin bir listesini yaparken, yemek yiyeceğim yerlerin adlarını not alıyordum. Ama oraların hiçbirine gidemedim. Alihan’ın bizi götürdüğü yerlere gittim ve pişman değilim. Bazen kitaplardan çok öneri daha faydalı oluyor demek ki. Sonuçta Alihan’ın kollarının bir kılçık kadar kaldığını ve bu kadar zayıfladığını görünce, Polonya yemeklerinin çok güzel olmadığını düşünmeye başlamıştım. Kahvaltıda salata yemeye başlayan kardeşime üzülerek bakıyordum. Taa ki bunun sebebinin akşamdan kalma olmasıyla alakalı olduğunu anlayana kadar. Hala dün akşamda kalmıştı zaten her halinden belliydi.

Gdansk el kitabında, tüm yolculuk boyunca ezberlediğim müzeleri Alihan’a sıraladıkça, kendisinin bunlardan bi haber olduğunu farkettik. Babam’dan azar yememek için: biliyorum abla derken bir yandan da kaş göz yapıp- sorup durmasana be ne kitapmış arkadaş, orası neresi ben nebilim- bakışları atıyordu.  Neyse, o da sayemizde güzel yerler görecek, zira bizimle gelmedikleri çok hoş yerler keşfettik:) Gdansk el kitabına saygılarımızla. 🙂

 

Alihan’ın Polonya yemeklerini tatmamız gerektiğini söyleyerek bizi götürdüğü lokantaları gerçekten beğendim. Ama kendisi gittiğimiz bu lokantalarda bu yerel yemeklerin hiçbirini yemediği gibi bize tavsiyede bile bulunmadı. Buradan sinyali almalıydım. Eşeklik bende. Herşeye burnumu sokmasam rahat edemem çünkü ben. Eh bana müstehak, beter olayım, layığımı bulayım diyorum başka bir şey diyemiyorum maalesef.!!!

Beni bilen bilir,  yemek seçmem, sevmesem bile yerim. Paylaşmaktan hoşlanmam, tabağıma el uzatanlarla görüşmem. Açken sen sen değilsin reklamındaki Muazzez Abacı’ya sıkça dönüşebilir, kalp kırabilirim. Özür de dilemem. İğrenç bir insanımdır. Bögh..Burada da yemeklerin hepsini yedim evet ama bazıları benim bile tahammül seviyemi aştı. Ama genel olarak yemek yemektir, nimettir, başımızın tacıdır. Çok şükür:) Kaz, ördek, yaban domuzu, Polonya usulü mantı (pierogi) gibi oranın ünlü yemeklerinin yanı sıra, Polonya usulü mısır çorbası- sosis ve yumurtalı!!, mantılı pancar çorbası, ve balık çorbası. Hepsinin yanında en çok balık çorbasını favorilere koyuyorum. Kaldı ki diğerlerini çok yiyemedim. Ördek kuşburnu marmeladı gibi bir sosla gelince, hayallerin yıkıldığı, tabağımın anında kocamla değiştiği bir an olmuştu. Allah’tan Fıro herşeyi sever:)

fotoğraf(7) fotoğraf(8)

Gezimize, Westerplatte ile, 2. Dünya savaşının başladığı yerle başladık. Dondurucu bir soğuk karşıladı bizi. Baltık denizinin soğuk esintisi ve rutubeti ile iliklere işleyen bir soğuk. Üst üste de giysen yetmiyor. Ne atkı ne bere çare değil. Kocamın kasketi yerini sadece gözlerini açıkta bırakan marjinal bir bereye bıraktı. Ona bile razı oldu kocacığım. Çaresizseniz, çare sizsiniz diyerek, beyin dalgalarımın donduğu anlarda bunu tekrarlayarak yürümeye devam ediyordum.

fotoğraf(9)

 

Westerplatte’de insanın içi acıyor. Ben bugüne kadar Auschwitz ve hiçbir toplama kampına gitmedim, gidemedim. Aklım, ruhum almıyor çünkü. O kadar acının yaşandığı topraklara şimdi biz turist olarak giderken gezerken bile garip hissettim kendimi. Polonya’da bir kuş var adlı kitabı okurken, ormanda saklanan Polonya’lı bir çocuğun hikayesini okumuştum. Ormanda saklanan Polonya’lıları hayal ettim. Teneke Trampet kitabında Gdansk Postanesinin bombalanışını anlatıyordu. Polonyalılar karşı ateş açmışlardı, kurşuna dizildiler. Bunların her birini müze haline getirip anlatıyorlar herkese. Kafamda karmaşık sorular, hüzün.

Bu konuları geçiyorum. Güzel şeylerden bahsedelim.

 

Kehribar taşının çıktığı yer olan Baltık Denizi etrafındaki ülkeler, süsüne düşkün hatunların aklına yazması gereken önemli noktalardan oluyor. Hemen gidip Amber Müzesini gezin ve aşağıdaki mağazadan kendinize ve arkadaşlarınıza bir şeyler alın. Sertifikalı olmasına dikkat edin çünkü gerçek olmayabilir. Sahtesini de yapıyorlarmış. Gdansk’taki Amber müzesi Altın Kapı’dan geçtikten hemen sonra önünüzde tüm heybetiyle duran bina. İçeri girin. Girişte kapıların kenarlarında eskilerden kalma kelepçeler göreceksiniz. Benim gibi hemen yanlış yerdeyiz çıkalım gibi bir aptallık yapmayın. Doğru yerdesiniz. Eskiden, yani 1500’lü yıllarda işkence merkezi daha sonra hapishane olarak kullanılan bu bina, artık Kehribar Müzesi. Binanın kehribar sergilenen bölümü bitince, güvenlik görevlisi sizi sola doğru alıyor ve ne kadar garip işkencelerin yapıldığını anlatan bir sunum izliyorsunuz. Şimdi, audio’ya para vermeyelim ya altı üstü taş göreceğiz diyerek içeri giren, boş turist olmayın bizim gibi. Audio alın. Adam anlatıyor. Kehribar bitince hapishane olan yere geleceksiniz. Tabii ben böyle bir yerle karşılaşacağımı bilmediğimden, noluyor ya, nerdeyiz. Yanlış bir yerdeyiz kesin derken. Bir sunuma denk geldik. 1605 yılında, hücrede yatan biri duvarlara yılı kazımış. İnsanları parçalara ayıran akıllara zarar işkence metodlarını anlatan sunumlar ve o zamanlardan kalma çizimleri de açıkça sergiliyorlar. Ruhum daraldı, çıktık.

fotoğraf(10)fotoğraf(11)

Anne babayla tatil nasıl yapılır unutmuştum. 4’ümüz uzun zamandır tatil yapmadığımız gibi bir de üstüne Fırat- sevgili damat,  zincirin 5. halkası olarak aramıza katılmış ki sormayın gitsin. Babam ve ben rahatımıza düşkünüzdür. Sabah 10 da kalkalım, yiyelim, gezelim, alışveriş yapalım. Annem ve Fırat ise tam tersi, kitap okuyalım, müzeleri atlamayalım gezelim, sabah erken kalkalım, yürüyelim, fotoğraf çekelim. Şimdi tabii ki arayı bulmak için benim rahatımdan vazgeçmem gerekiyordu. Sabah erkenden kalk, kahvaltı et, birkaç müze gez, sonra annemlerin kahvaltısının sonuna yetiş kahve iç. Sonra onları da al başka bir müze bul devam et. Derken, gezi kitabında Malbork diye bir yer farkettim. Yalvar yakar, Malbork’a gittik ama annemler için zordu tabii. Dünyanın en büyük tuğladan kalesiymiş, UNESCO Dünya Mirasları arasında gösterilen bir kale. 1190 yılında yapılmış ve Tapınak Şövalyeleriyle başlayıp Nazilerle biten bir tarihe tanıklık etmiş, değişik bir yer. -10 derecede artık konuşmakta zorlanırken, kendimizi bir anda Malbork kalesinde bulduk.

fotoğraf(12)

Önceleri nereye gittiğimizi algılayamadığımızdan aramızda kaleyi fethedelim geyikleriyle giderken, kaleye vardığımızda ben kılıçlarınızı çekiiin diye bağırıp, moda girecekken ne olduysa kılıç kelimesi ağzımdan çıkamadı.  Kale’nin önüne gelince artık kendimi ne kadar küçük hissettiysem,

-Bıçağınıııı çeeek Fıroooo, saldırıyoruuuuuzzzz!!!

Anca bıçakla saldır sen Adana’lı diye lafı yiyince anladım ki, kale beni çoktan fethetmiş.

 

2.5 saatte ancak bitirdiğimiz Malbork Kalesinde, sanki çok sıcakmışta içimiz yanmış gibi buz gibi biraları da içtikten sonra treni koştur koştur yakaladık. Tabii, kötü bir trene denk geldik, vagonun tüm ısıtıcıları bizim altımızdaydı ve fenalık geçirmek üzereydik, bknz:

fotoğraf(13)

 

Gdansk’ta göreceğiniz 1400 lerde yapılmış olan Vinç, Altın Kapı, Yeşil Kapı, Long Street, Mariacka Sokağı (Kehribar satan hoş mağazalar var) aynı zamanda Gdansk’ın en güzel sokağı olarakta geçiyor. Mutlaka gitmeniz gereken, Baltic Philarmonica da birkonser dinleme olanağı yaratın kendinize, Solidarity Müzesi (70 ve 80’lerde SSCB’den nasıl kurtuldular, ayaklanmalar ve Polonya’nın yakın tarihi hakkında güzel bir anlatım bulabilirsiniz) Westerplatte, Sopot, Gydnia, ve bol çay, vodka ve bira içip Polonya yemeklerinin tadına bakabilirsiniz. Polonya’ya gitmişken uğrayın Gdansk’a. Unutmayın Cumartesi günleri ikinci el kıyafetlerin %50 indirime giriyor, tata ta ta taam!!! Çok ucuz zaten, koşuuuuuun!!!!! kapanın elinde kalıyor 😀

 

Gdansk’a kışın gitmek her ne kadar ucuza mal olsa da soğuk yüzünden çoğu güzelliklerden uzak kalıyorsunuz. Kuleler kapalı, soğuktan yürümek zorlaşıyor. En garibi ise, ısınırım diye içtiğiniz alkollü içeceklerden dolayı, hatıralarınız hep flu. Garip bir durum. Yazımı babamın içki ısmarlamak için garsona seslendiği an ile bitirmek istiyorum.

Soğuk yüzünden yarım saat yürüyüp, bir saat gibi bir süre ile bir cafe bulup  bir şeyler içmek şart oluyor mecburen. Gezi işkenceye dönüşmesin diye yine girdik bir yere. İlk biralar bitti ama yetmedi. Hala kulaklar acıyor soğuktan. Babam gözüyle sarışın olan garsonu takip ediyor ama adamın baktığı yok. İngilizcesi var ama çok yeterli değil, Babam dayanamadı seslendi:  Şef! ..adam duymadı..Şef sonuçta heryerde anlaşılmalı değil mi?

Bir daha denedi, biraz daha artırdı sesi:  ŞEF!! Bakmıyor..

En son daraldı ve : Lan SARI! diye noktayı koydu.

Bir anda, sanki adama çok ayıp olmuşcasına atladım, baba ne kadar ayıp öyle mi denir napıyosun???Adam’ın anlayacağını mı düşündüm, neyin peşindeyim anlamadım kendimi..Ben uyarınca babam kibarlaştı, damadın yanında şimdi ayıp olur diye düşünür diyordum ki başladı benle dalga geçer gibi seslenmeye:

Mr. Chieef…Chieef…Çiiif..

Neyse sonra geldi garson ve gelsin biralar,

Şerefe;)

P.S: Sevgili eşim Fırat, Gdansk’ın detaylı tarih ve öneminin yanı sıra müzelerini de tüm ayrıntılarıyla yakında yazacak. İkimiz de aynı şeyleri tekrarlamayalım di mi:)

11273_10151570801175668_67712052_n

 

1 Comment

  1. mizyalim yine pek bi güzel döktürmüşsün yahuuu …kaçırdık bu muhteşem 5 liyle eğlenceyi …son foto muhteşemmmm

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.