Simli Hanım Rüyası

Yemyeşil bahçeye bakan beyaz İngiliz tarzı bir mutfakta buldum kendimi. Bir bardak su koymuşlar önüme. Bardağa uzanıp bir yudum aldıktan sonra etrafıma bakmaya  başladım. Ne kadar da güzelmiş bu mavi kareli perde dedim içimden. Sanki konuşmaya mecalim yokmuş gibi sadece içimden konuşmak istedim.
İçeri giren bir kadın bana “Ne kadar güzel kendin içmişsin suyunu, bravo Simli Teyze seni hep böyle görmek istiyorum” dedi. Ne diyeceğimi bilemeden bakıyordum kadına. Bu kadın da kim? Ben neredeyim? Bana niye Simli diyor bu kadın yahu? Ayrıca bu ne samimi bir konuşma böyle? Ne varmış suyumu kendim içtiysem, kim içirecekti ki?
Sessizce durup bulunduğum yeri keşfetmeye çalıştım. Kadın benimle konuşuyor ama benden bir cevap beklemiyordu. Biri daha girdi yine beni görmezden gelerek. Sessizliğimin normal olduğunu düşünüyorlardı besbelli. İlginç bir şekilde, biri giriyor başka biri çıkıyordu mutfaktan. Nerede olduğumu bir anlasam her şey daha kolay olacaktı.
Yüzüm değişik bir ifadeye bürünmüş olmalı ki kadınlardan biri;
“Ne oldu Simli Teyze, niye öyle korka korka baktın?” diye sordu yine laubalice. Ben nerden senin teyzen oluyorum? Hiç utanmıyor koca kadın dedim içimden. Gözlerimi kıstım. Hemen cevabı yapıştırdı hadsiz, “hah tamam kendine geldi bak bak görüyor musun?” dedi yanındakine gözlerinde yine aynı bakış.
“Bak Simli teyzeciğim, şu an bir bakımevindesin, biz de sana yardım etmek için buradayız.”

Bakımevi denince gözlerimden ateş fışkırdı sanki. Kadın bunu anlamış olacak hemen ağız değiştirdi, “yok yok teyzem burası oğlunun evi, şaka yaptım” dedi. “Sana bakalım diye de bizleri tuttu” dedi. “Bir şeye ihtiyacın olursa bize seslenebilirsin ama konuşmak istemezsen ve bizi etrafta göremezsen bu zili sallayıver, hemen koşar geliriz oldu mu?” diye ekledi.
Bunlar beni dilsiz yapmış çoktan diye geçirdim içimden. Ellerime bir baktım, buruş buruş olmuş. Koyu kahve lekelere bakılırsa ben hakikaten yaşlanmışım. Bir telaş aldı içimi, ellerim titremeye başladı. Acaba hep mi titriyordu ben farkında mı değildim? Bu kadar zaman ne çabuk geçti ve ben neredeydim. Bu anları yaşayamadan mı geçti günler. Ben ‘Click’ filminin içine düştüm de bu bir rüya mı yoksa? İyice kafayı yiyorum herhalde. Yok canım nereden çıktı film seti falan! Ben gidip bir aynaya bakmalıyım. Yüzümü yıkarsam iyi gelir hemen kendime gelirim. Kalkmaya çalıştım ama mümkün değil. Sanki belime ağırlık koymuşlar, sırtımda da oksijen tüpü. Aman dalışa mı gidiyorum acaba?. Deliriyorum kesin. Kendine gel be kadın! Durumu anlamaya çalışacağına iyice batırıyorsun dedim içimden.
Hemen sakinleşip kafamı toplamam gerektiğini anladım. Zili salladım ki gelsinler bana iyice anlatsınlar bu işi. Benim en son hatırladığım oğlumun ikinci yaş günü. Biraz konuşmak onları da şaşırtacaktır kesin. Laubali olan koştu geldi, “teyzem ne istedin, buyur söyle?” dedi. Otur diye işaret ettim elimle. Yanımdaki sandalyeye kuruluverdi yüzünde alaycı bir ifade ile sanki karşısında çocuk varmış gibi. Hoşlanmadım ama başka çarem yoktu. Bana tarihi söyle demem gerekiyordu ama sanki zincire vurmuşlardı dilimi. Bir türlü ağzımdan kelimeler çıkmadı. Aman yarabbi dedim içimden işte şimdi sıçtık demek istedim o an. Yok ama o bile olmadı. En çok kullandığım laftır halbuki.
İşte o an önümde bir bilgisayar olsa da yazsam dedim. Ay bu kadın bilgisayar kullanmayı da bilmez şimdi, kalem kağıt olmalı önümde. İşaret ettim elimle. Kalemle yazar gibi yapmaya çalıştım titreyen buruş buruş ellerimle.
“Ammaaan bizim Simli Hanım yazı mı yazacakmış, oy kuzumm benim. Al teyzem al, resim mi çizecen yoksa?” dedi gülerek.
Yemin ederim atacaktım kafasına kalemi kağıdı, konuşmalara bak. Ne teyzesi ayol? Neyse şu an ona muhtaçtım, sesimi çıkarmasam daha iyiydi, istesem de çıkmıyordu ya neyse o da olacaktı.
Yazdım. –Tarih?
5 dakikalık bir uğraş sonucu ancak bunu yazabildim, o da kargacık burgacık yazımla.
Cevaba hazır olmadığımı kadın durmaksızın konuşmaya başladığında anladım. “Ah benim güzel teyzecim bugün 24 Aralık 2066” dedi kendini bilmez kadın!
Bana bak ben öyle eskilerin kibar anneanne babaannelerine benzemem, kafa göz dalarım sana! demem için baya bir efor sarfetmem gerekiyordu ama gözlerimle anlatabileceğimi düşündüm.

Oğlum nerdeydi, ben niye yalnızdım? Bunca zaman ne olmuştu? Anılarımı ne yaptılar? Oğlumun büyüyüşünü göremedim mi? Kocama ne oldu, anneme, babama ne oldu? Anlarım, yıllarıma ne oldu? Gözlerimden yaşların süzüldüğünü gördü laubali kadın ve hemen bana bir albüm getirdi. “Al Simli teyze, sen seversin fotoğraflara bakmayı al” dedi.
Diğeri girdi mutfaktan o sırada, “haa kendine geldi mi ohh ohh ne güzel. Bugün kriz yok demektir bu. Rahat bir uyku çekebiliriz.”
Demek ki ara sıra kendime geliyorum, ne yapıyorum ki kriz dediği nasıl bir şey acaba?. Benim oğlan küçükken kriz geçirirdi geceleri. Bir babası alırdı kucağına bir ben. En sonunda benim kucağımda saatlerce dışarı bakardık, arabalara, kamyonlara. Hepsini tek tek konuştururdum. Uyuyakalırdı kucağımda. Sonra yatağına koyardım ama benim uyumam ne mümkün? Tutmazdı uyku sabaha kadar dön dur.
Albümü açtım yavaşça. Pek ağır geldi kapağı ellerime açabildim sonunda. Ah işte, tanıdık yüzleri gördüm. Kocam, oğlum, annem, babam, kayınvalidem, kayınpeder. Ahh doğumgünü herhalde dedim içimden. Evet evet hatırladım, bir yaşına girmişti burada oğlan. Ben en son ikinci yaşını hatırlıyorum zaten. Ellerim ne kadar güzel, şimdi buruş buruş diyorum ellerime bakıp. Bu başka bir hayat olmalı, öldüm geri mi geldim ne oldu bu karman çorman kafam.
İçimde ezilen bir yüreğin izleri, bunu devamlı mı yaşıyorum acaba? Bu çok üzücü bir durum. Babaannemi hatırladım bir an. O da Alzheimer olduktan sonra dedemin yaşadığını sanıyordu son zamanlarında. Yüzünde bir korku ifadesiyle, ” Ali gelir de beni evde bulamazsa çok fena olur kızım çok. Sen onu bilmezsin, ne olur beni eve götürün” derdi ağlamaklı. Ben de kendini bilmez ama devamlı aynı soru sorulunca baktım nasılsa unutuyor devamlı, “ah dedim babaanneciğim, sana bir haber vereceğim ama rahatla diye tamam mı? ” Ne haberi kızım söyle” diyince de ” dedem 20 yıl önce vefat etti babaanne” derdim. “Böyle mi verilir dedenin ölüm haberi densiz!” demişti bana. Sonra da “mevlit okundu mu? Ben var mıydım?” demişti. Benim için kikir kikir gülme sebebiydi. Şu an aynı şeyleri yaşıyordum. Geçmişim gitmiş. Yıllarım uçmuştu. Ne kadar ayıp etmişim kadıncağıza nurlar içinde yatsın dedim içimden.
Önümde bir bilgisayar olmasını diledim o an. Yazsam kolayca her şeyi.
Venezüella’ya gidişimi anlattım mı acaba oğluma? Gittiğim ülkeleri, gezdiğim yerleri. Babasıyla yaşadıklarımızı. Malbork Kalesini fethedişimizi. Bunları anlatıp güldük mü hep beraber? Ne oldu yıllarıma? Oğlumun sesi nasıl acaba, kime benzedi büyüdükçe? Beni burada unutup gitti mi, kocama ne oldu?

Hepsini bana anlatmalarını isteyebilsem acaba anlatabilirler mi? Bu kadınlar nereden bilsin ki? Adımı bile bilmiyorlar. Kaybolmuşum ben herhalde.
Kapı aralandığında evin baya kalabalık olduğunu gördüm. Başka birini oturttular karşıma, yaşlı. “Fahri Amcayı getirdim sana Simli teyze” dedi kadın. Muhabbet edersiniz.
Adamın gözünün feri kaçmış. Baktığı yer bile belli değil ki benimle konuşsun. Muhtemelen yaşıtız. Gerçi benim de konuşabildiğim yok ya. Şimdi ben en son hatırladığımda oğlan iki yaşındaydı ve biz arada onu annemlere satıp dışarıya hoop eller havaya yapmaya kaçardık. İki birayla kafamız iyi olurdu zaten, o kadar yorgunluğun ardına. Şimdi bana yaşlısın diyorlar ama bir karışıklık var. Ben hala küfürlü konuşup, dalga geçmeyi sevdiğim günlerdeyim. Biri bana aklımı geri versin diye çığlık atmak istedim.
Keşke.
Keşke demekten başka bir şey yapmadım hayatım boyu. Zamanı kaçırdım diye düşündüm o mutfak masasında. Etrafımda yabancı insanlar. Hani oğlumun eviydi bu? Yalan söyledi kadın. Bunayınca aptal sanıyorlar insanı demek. Aynı benim zamanında babaanneme yaptığım gibi. Bir yandan da ben de oğlumu öyle kandırırdım küçükken diye geçirdim içimden. İçeride kedi var gel sevelim diye kandırıp çıkarırdım kilerden. Salona gelince de başka bir oyuncakla dikkatini dağıtmak isterdim. Yarım saat kedi arardı yavrum. Sanırım yaptığımı çekiyorum şu an. Olay çıkarmayayım diye yalan söylüyorlar demek ki. Kırılıyor kalbim bir an. Sonra neyse tanımıyorum bu insanları zaten diyorum. Keşke yanımda tanıdık biri olsaydı.
Dün gördüğüm rüyanın bir özetiydi yukarıda yazılanlar. Tokat gibi çarptı. Keşkeleri bırakıp an’ı yaşamaktı özeti. Birileri beni uyardı herhalde:)

Sanane 20 yıl sonra ne olacağından bok var. Birazdan şarap almaya gidiyorum. An’ı yaşamaya karar veriyorum. Sinsice duvarları boya kalemiyle halleden Deniz’i affediyor ve babaannesinden gerçeği saklıyorum. Hangi duvar söylemem. Bir de altını değiştirirken bir türlü yerinde durmadığı için koltuk biraz bok oldu. Olsun varsın. Hayatın tadını çıkaralım. Yarın ne olacağımızı bilmediğimiz hayatın tadı ancak böyle çıkacak.
2 aylık ömrün kaldı dedikleri an yapamadıklarını sıralayacağına, yarın ölecek gibi yaşamaya bakalım. En güzel haliyle. Sonuçta hayatın özeti bu. Babamın her kadeh kaldırdığında dediği gibi. “Bu dünyada ölüm var ölüm”.
Aramızdan ayrılanlara saygı ve sevgiyle.

2 Comments

  1. ya ben bir tuhaf oldum bu yazıyı okuyunca. çok gerçek, çok olabilir..
    bir de ah belinda diye bir film vardı bilir misiniz? ben çocukken izlemiştim (yani annemler de hiç bakmamışlar çocuğa uygun mu diye koymuşlar tvnin önüne!) ay ne korkmuştum bir gün bana da böyle bir oynanır mı diye..
    he öyle işte çocukların izleyeceği şeyleri takip etmek lazımmış 🙂 (yalnız yorumu nası bağlayacağımı şaşırdım yahu! )

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.