Viyana’yı bir de biz kuşatalım!

Aylardan Eylül olmuştur ve senin hala bitirmen gereken 1 haftalık tatilin vardır. Başladım araştırmaya.

Muhteşem bir plan yapmıştım ve gurur içerisinde kocamın karşısına çıkıp açıklamaya başadım Yalan yok açıklamamın sonunda alkış bekliyordum.

Aşkım bir haftalığına Tibet’e gidelim mi:))))

-Mizyal, bi çay koy Allahını seversen, akşam akşam yaaa.

Al işte…Evliliğin 1,5. yılında demek böyle oluyormuş dedim. Çıkarken söylesem bir şey demezdin tabii di mi! Hani ben ne istersem oydu!! Hani muhteşem bir insandım!!’Nolduuuu!!! Alkış neredeydi, ben neredeydim, Tibet’e ne olmuştu, ben ve üst benliğim garip karmaşalar içerisindeydik.

 Gururu kırılmış gezginin ayakları yere basmak zorunda kalınca yakın olduğundan mütevellit hep listemin sonlarına koyduğum Avrupa’ya çevirdik rotayı.

 Gezimiz, 4 gün Viyana, 1 gün Salzburg ve 3 gün Munih olacaktı. Biz Viyana’ya inip Münih’ten döneceğimiz için araba kiraları müthiş pahalı oluyordu. Tek yol tren dedik ve kendimizi yollarda kaybolma riskinden kurtardık.

DSC_0883

09.11.2013: 1.gün

Yola çıkmadan 1 hafta önce Viyana’da görülecek yerler ile ilgili bir kitap almıştık. Tabii ki okumaya fırsat bulamadan kendimi uçakta buldum. Bari gider ayak bir şeyler öğreneyim diye kendimi paralarken en sonunda tourist information’ı bulmamız gerektiğine kanaat getirdik. Zira ucuz olsun diye sabahın köründe uçağa bindiğimizden, pek gülyüzlü değildim, suratıma bakılacak ve hatta çekilecek bir tarafım yoktu. Sonuçta açtım ve Pegasus’un adım atması bile paralı olan uçağına gıcık olmuştum.

Havaalanı-Şehir Merkezi Ulaşım:

-Tren, taksi, araba kiralama gibi şanslarınız olsa da biz CAT firmasını kullandık. CAT sadece havaalanı ve şehir merkezi arasında gidiyor ve hızlı tren. Belki biraz pahalı ancak zaman kaybetmiyorsunuz. Metro gibi her durakta durmuyor ve tek bir durağı var o da son durak:) Buyrun Viyana Şehir Merkezine hoş geldiniz. Oradan istediğiniz metro aktarmasıyla gideceğiniz yere ulaşımı sağlayabilirsiniz.

DSC_0885

Metro durağının kalabalığında aptala dönmüştüm biraz. 1 haftalık metro kartı aldık. 3 gün ile 1 hafta arasında fiyat farkı yoktu yaklaşık 15 Euro gibi bir şeydi. Girişte bizim metro sisteminde okutmadan giremediğimiz turnikelerden yok ama kartınızı içine sokup tarih bastırmanız gereken kutucuklar var. Bunu yapmadan da devam edebilirsiniz ancak yakalanırsanız 70 Euro cezası var. Genel Türk mantığı şudur: yaw bunlar ne kontrol edecek hacı, bas gir içeri. Bunların yüzünden Avrupa Birliğine de giremedik, bunlar Müslüman düşmanı zaten! Para kazandırmayın şunlara!..Evet, mantıklı olabilir, ben de yıllarca aynı şekilde hareket ettim.  Ancak ben Yengeç burcuyum, biraz bahtsızımdır..O bilet kontrolcü amca metronun içinde istiflenmiş yüzlerce kişinin içinden beni bulur, ensemden yakalar ve haydi bakalım nasıl kıvırıyosun. Yoruldum artık anlayacağınız.

Metro’dan inip otele yürüme vaktimiz gelmişti. Aşırı soğuk olacağını arkadaşlardan öğrendiğimiz ama bilinçaltımızda sanki Kaş havasıyla karşılaşacağımızı düşündüğümüz tatilimiz artık başlayabilirdi. Sonuçta bu tatildi ve tatiller hep sıcak havalarda yapılırdı!! Ancak gerçekler suratımıza bir tokat gibi çarptı ( yazar burada -1 derecelik hava gerçeğinden bahsediyor) ve kendimize geldik. Sıkı giyinin dostlar bu memleket Kasım başında adamı donduruyor!

Rembrant Sokağında bulunan Meininger Hotel’de kalıyorduk ancak manasız bir şekilde saat 15:00 civarı check in yapabileceklerini söylediler. Bu sadece bana garip geldi zira diğer kalacağımız tüm otellerde de hep giriş saatleri 15:00 olarak verilmiş.  Valizleri otelin aşağı katında bulunan bir odaya koyduk ve kendimizi attık sokaklara. Ver elini Viyana!

Votivkirshce:

Yola çıkar çıkmaz hemen bir köprü üstünden geçtik ve ileride bir kilise kestirdik gözümüze. Hafiften yağmur başlıyordu, sığınacak bir yere ihtiyacımız vardı. Çok zeki olduğumuz için şemsiyemizi valizin içine koymuştuk. Kiliseye varınca hemen attık kendimizi içeri. Votivkirsche dedikleri bu kilise bize Barcelona’da ki Sagrada Familia’yı andırdı biraz. 1870’lerde Franz Joseph ve karısı Elizabeth’ için yaptırılmış. Henüz bu kral ve kraliçe isimlerine alışık değildik. Ancak 3. günün sonunda bildiğin akraba gibi olup aile ilişkilerine yorum bile yapmaya başlamıştım. Sanırsın, Habsburg’dan çıkmayız. Bir havalar ki sorma gitsin.

viyanaDSC_0734

Hafif ısındıktan sonra kendimizi bir anda Museum Quartierin ortasında bulduk. Hoş bir yerdi, Ortasında kocaman bir heykel bulunuyordu. İmparatoriçe Theresa heykeli ve bu meydanın tam ortasındaydı. Etrafı ise Müzelerle çevriliydi. Meydana işte tam aşağıdaki heykele bakar gibi durduğunuzda sağınızda Doğa Tarihi Müzesi ve solunuzda Sanat Tarihi Müzesi kalıyordu. Ama daha bir çok müze vardı etrafta.

viyanaDSC_0742

Fırat inanılmaz heyecanlıydı ve kendimizi bir anda Natural History Museum’da bulduk.

Doğa Tarihi Müzesi diyelim. 2- 2,5 saat süren bir hızlı turdu bu. Acaip taşlar, fosiller, dinazor, meteorlar, dünyanın en eski ve en bozulmamış heykelciği ve dondurulmuş hayvanlarla dolu içimi acıtan bölümler dahil, baya bir gezdik.

viyanaDSC_0743

Çocuklar için büyük bir şans olduğunu düşündüğüm bu müzeyi gezerken, keşke bizde de olsa demeden geçemedim. Çıktık ama hızımızı henüz alamamıştık.

viyanaDSC_0752

DSC_0746

DSC_0757

viyanaDSC_0748

DSC_0753

Hemen karşısında bulunan Viyana Sanat Tarihi Müzesi (Kunsthistoriches Museum) bize bakıyordu ve bel ağrımız henüz başlamamıştı. Bu arada müzelerin kendine ait dolaplarına çantanız, şapkanız, paltonuz her şeyi bırakabilme şansınız var. 1 Euro ya da 2 Euro’ya kilitliyebiliyorsunuz ve şifrenizi tekrar girdiğinizde size parayı da geri veriyor. Ayrıca müzelerin girişleri biraz pahalı, 10-12 Euro arasında değişiyor.

Sanat  Tarihi Müzesini aslında tam 1 ayda ancak gezer ve içinize sindirirsiniz. Caravaggio, Brugel, Freud özel sergisi ile unutulmaz anlar yaşatan muazzam bir müzedeydik. Kraliyetin özel koleksiyonunun bulunduğu altın ve ihtişamlı taşlarla yapılmış mücevherat bölümü aklımızı aldı. Yani benimkini aldı hatta Fırat’a pek bana mısın demedi. Sonuçta sürüngenler ve dinazorlar yanında meteorlar varken mücevher pek tutmadı.

Mısır ve Roma antik bölümü de heyecanlıydı ancak bu bana her zaman bir zamanlar Mısır da rahatça dolaşabilirken gittiğim Kahire müzesini hatırlatıyor ve oradaki lotus çiçeklerine ne oldu acaba diyip, oraların şu an ki durumunu düşünerek hüzünleniyorum. Hiçbir şey Ramses ve Tutankamun’un bana hissettirdiklerini veremiyor.

DSC_0774

viyanaDSC_0763

DSC_0766

DSC_0772

Şu an düşündüğümde aklımda kalan o keskin ve canlı renklerle bana gerçekten bakıyor gibi duran Caravaggio’lar ve bu kadar eskisi sadece British Museum’da vardır dediğim ama yanıldığım binlerce  eser. Muhteşem bir müze.

Freud hakkında birkaç şey söylemek gerek, onun için özel bir bölüm yapılmıştı baya kalabalıktı. Ancak bize biraz değişik geldi açıkçası. Babalarıyla biraz vakit geçirebilmek için poz veren çocuklarının fazla da mutlu olmadığını düşündüm. Neyse hep duygusal bakmamalı tabii. Sonuçta ben de sanattan ne anlarım de ve geç…Fotoğraf çekmek yasaktı ve bir kaç kez gizlice çekmeye çalıştımsa da beceremedim:) Korktum:)

Saat baya ilerlemişti ve belimiz iyice ağrımaya başlamıştı. Kartner’e doğru yürüdük. Daha önce bize önerilen bir sosisçi vardı, Kartner’de Starbucks’ın biraz ilerisinde göreceğiniz Benetton’un hemen yanıbaşında. Oradan acılı bir sosis isteyin, hatta Türkçe isteyin çünkü çalışanlar Türk. Kocaman bir ekmeğe hardal, ketçap ne görürseniz koydurun ve yürüye yürüye yiyin derim ben. 3.90€ ya başka bir yerde bu kadar güzel yiyemezsiniz benden söylemesi🙂

DSC_1016

Tabii biz bunu kocamla paylaştık, benim gözüm doymamıştı, yürüye yürüye otele gidelim dedik. 45 dakika şehri içimize sindire sindire gidecektik. Otele iyice yaklaşıp, biraz Hint yemeği dedik. Ankara’da bulamadığımız Hint yemeği ve 2013 hayallerimizde de olan Hint Yemeği merakımızı bastırıp, erkenden otele gittik. Sanıyorum yaşlanıyoruz demeye başladık, son adımlarda artık iki büklümdük.

 10.11.2014 -2.gün:

Kasım ayında Viyana’da güneşli bir güne uyandıysanız programınızı biraz değiştirmeniz gerekebiliyor. Kapalı mekanlardan uzak durup bağ bahçe ne bulursak gezeliiim diyerek kitabımızı araştırıyoruz ve Belvedere’yi görüyoruz!

Bahçelerini ve saraylarını gezmemizi tavsiye ettikleri Eugune Savoy’un Belvedere’sine gitmek şart oluyor ve tabana kuvvet diyoruz. Eugune Savoy isimli arkadaşımız, Osmanlı’ya  karşı kazandığı başarılarla ün kazanmış ve muhteşem bir sarayda yaşamış. Adamların tek derdi bizmişiz arkadaş. Saraya girer girmez acaip bir bahçeden girdik içeri. Giriş diğer taraftan sanıp sarayın arkasına dolandık, arka tarafta da bir o kadar büyük bir bahçeyle karşılaştık. En sonunda yolumuzu bulup sanırım 24 Euro gibi bir müze ücreti ödedik ancak bu 2 müzelik bir biletti. Aşağı Belvedere ve Yukarı Belvedere diyerek ikiye ayırdıları bu yer aklınıza önce sanki otobüsle diğerine geçiliyormuş izlenimi yaratsa da karşı karşıya duran iki saraydan bahsediliyor. Aşağı Belvedere’de bulunan yer Prensimizin özel kullanımı için yapılmış olsa da artık özel sergiler için kullanılıyormuş. Bizim şansımıza Klimt’in sergisi bulunuyordu. Sarayda ise Van Gogh, Monet ve Kokoscha çoğunluktaydı. Ne artiz bir cümle oldu bu be arkadaş, gören de bu ressamlarla büyüdüm sanacak. Yok ben çok bilmiyorum ama bilen arkadaşlar bilinçli bir şekilde gitsin istedim hani:)

DSC_0789

DSC_0794

 Sarayın üst katından aşağıya bakınca bahçenin ne kadar güzel göründüğünü daha iyi anlıyorsunuz. Bu arada birinci katın merdivenlerinin yanında oturacak yerler yapmışlardı, işte dedim hayallerimdeki koltuk. Al sana dalga geçilecek bir yer daha. Kocanın diline düştük, ne  o kızııım sarayda mı oturacan yaniii olduuuuu!! Sarayı demedik, şu koltuğu dedik yaaaa!!!!!! Diyerek kavga edeceğime dedim saray asaletimden çıkmayayım, tepkisiz kalayım. Orda gördüğüm koltuğa benzer bi şey aradım ama bulamadım:(

DSC_0797

Belveredere’den çıktık salına salına yürürken Karltz Kirsche’yi bulduk ama bir baktık ki giriş 8 Euro, yeter dedik amma pahalı bu memleket yahu. Dışardan fotoğraflarını çektik, bastık gittik. Kilise kilisedir dedik ama lütfen siz bizim yaptığımızı yapmayın, bize sanırım o sırada soldan soldan gelmişlerdi. Zaten çok acıkmıştım  gözüm kilise göremedi bir an:) Açken sen sen değilsin misali.

DSC_0812

Acaip acıkmıştık ama Karltz Kirsche’nin hemen yanı başında Viyana Müzesini görünce ben yine duramadım.  Elimde bir kitapçık vardı ve her yere tik atmam gerektiğini düşünen bir psikopata dönmüştüm! Fırat biraz sinirlenmeye başlamıştı ama Viyana Kuşatmalarının bu adamlarda nasıl bir travma yarattığını görüp gizlemeye çalışacağınız ama gizleyemeyeceğiniz bir gülümseme için mutlaka gitmeniz gereken bir müze diyorum

Allah Allah nidalarıyla kılıçlarımızı çektik ve Viyana Müzesine girdik!

 İlk kat yüzyıl olarak iyice gerilerden başlıyor, Viyana topraklarının sadece bir garnizona ev sahipliği yaptığı zamanları maket halinde görebiliryorsunuz. Yüzyıllar boyunca nasıl geliştiğini, önce hangi kiliselerin yapıldığını ve yıl yıl hangi sarayların eklendiğini, kısacası şehrin nasıl büyüdüğünü görmek için kaçırılmaz bir fırsat. Türklerin İkinci Viyana Kuşatmasından kalan malzemelerinin de sergilendiğini unutmayalım, biraz daha içeride kalıyor  o bölüm kaçırmayın. Ancak tek sıkıntı, 2. Viyana Kuşatmasını kazanamayınca intihar eden Paşa’nın da resimlerini koymuşlar, yapacak bir şey yok adamlar hala travmayı atlatamıyor🙂

DSC_0823

 Müzeden çıkınca artık iyice acıkmıştık ama ben her adım başı gördüğüm dönercilerde yemeyi şiddetle reddediyordum. Zaten her gün yiyorum, bunların şnitzelini yesem ne olurdu sanki derken önümüze Figl Müller adlı Viyana’nın en ünlü lokantalarından biri çıktı. Saf turist olarak ben beyaz berem ve kardanadam kılığımla içeri daldım. Adam tabii sırtçantamızı görür görmez bize gıcık olmuştu bile. –Doluyuz dedi sertçe. –Peki yarın? dedim. –Bundan sonraki 4 gün doluyuz dedi. Vay arkadaş  bu adam kesin benim burada 4 gün kalacağımı biliyodu o yüzden böyle dedi diye sinirleniyordum ama ben bu işi bu kadar kolay bırakmazdım. Neyse, Fırat açlık sınırını geçmişti tırstığımdan mütevellit önümüze çıkan ilk lokantaya gireceğini söylediğinde kabul ettim.

Gezdik gezdik, Santissimo diye bir yere denk geldik. Türk lokantasına gitmem dedim ama tuttum İtalyan’a girdim. Al sana! Şnitzel yedik ama benim evde yaptığım daha güzel olurdu. Bu yorumları kendime sakladım çünkü Fırat’ın sinir tepesindeydi.

Açken sen sen değilsin. Doyduktan sonra sıkıntı yok. Lokantadan çıkıp tekrar az evvel uğradığımız ve boynu bükük bir şekilde ayrıldığımız Figl Müller lokantasının bulunduğu yola yürüdük. Bir anda taşlı yolların başladığı 1800’lerin sokaklarında dolaşıyormuş hissi veren yollar arasında bulduk kendimizi. Kafanızı sola doğru çevirdiğinizde ise Mozart’ın  en verimli 2.5 yılını geçirdiği evine gelmiş oluyorsunuz.

DSC_0841

Bir kaç katlı tipik bir Viyana apartmanı. Hepsini müzeye ayırmışlar. Çok güzel bir müze ve Audio’suz gezmenizin bir manası yok. Mozart’a ait bir çok detay ve özel hayatından kesitlerin sunulduğu bir geziye hazır olun. Mozart, hayatının en rahat ve bol kazançlı dönemini burada geçirmiş. Figaro’nun Düğünü’nü de  burada bestelemiş. Mozart’ın 6 çocuğundan sadece 2’sinin yaşadığını ve bir tanesinin de bu evde vefat ettiği not edilmiş. Ev bir hayli büyüktü ve Fırat hayallere dalmıştı bile. O benden daha tutkulu bir şekilde bağlı sanıyorum klasik müziğe. Sanıyorum değil aslında, gerçekten öyleJ

Mozart’ın kumar bağımlılığı tüm servetini tüketmesiyle sonuçlanmış, arkadaşlarından inanılmaz borçlar istediği de kayıtlara geçiyor. Haydn ile yakın arkadaş olduklarını da öğrenmiş olduk. Haydn, Mozart’ın babasına söylediği, “dünya böyle bir müzisyen hiç görmedi” sözü de duvarlardan birine yazılmış. Evin salonundan sokak manzarasına bakarken, sanıyorum buranın yüzyıllardır fazla değişmediğine kanaat getirdim. İşte o sırada bıraktım hayallere kendini. Mozart besteleri çınlıyor o sırada heryerde. 10 Euro giriş ve 1.5 saat sürüyor evi gezmek. Audio’suz bir anlamı yok mutlaka audio ile gezin.

Buradan çıkıp Innerstadt’ın arka sokaklarında kaybolmaya karar verdik. Tesadüfen ufak bir meydana çıktık. İşte o an içimdeki ses durmadan bir şeyler anlatmaya başladı.

DSC_0844

Uzaktan gelen çan sesleri, at arabalarının tıkırtılı müziği ile birleşip, sokakta bilmediğim bir şeyler söyleyen kadının sesine karıştı. Sanki yanımda Mozart o garip topuklu ayakkabısıyla koşturuyordu. Karşıdan gelen Haydn’la karşılaşıp selamlaşıyorlardı. Taşlı yollarda yürüyen ben onlara yol veriyordum. Öyle ki, değişmeyen taş binaların içinden süzülen loş ışıklar sanki şamdanlardan çıkıyordu. Kar yağdı yağacak dedirten soğuk hava hiç değişmemiş meydanın üzerine çökmüş gibiydi. Ve biz yıllar yıllar sonra zamanı sorguluyorduk hayallerimizin içinden. Hava kararmışken bulduğumuz bu ufak meydan da kimsecikler yoktu ve hayaller durmak bilmiyordu. Geçmişe götüren mekanların yüceliğiyle kutsanıyordu benliğimiz. Zaman, hangi zaman diye sorgulayıp duruyorduk..

fotoraf 1

Neyse bu kadar çılgınlık yeterdi, donmak üzereydik, kendimize gelelim dedik. Beni bu saçma düşüncelere uçuran yer Juden Platz imiş meğerse. Yahudi Meydanı. Bir anıt ve Yahudi Müzesi bulunuyor burada. Ölen 65000 Yahudi için yapılmış bir anıt var Meydanın ortasında. Geçip gidiyoruz oradan, yakından gelen bir çan sesine takılıp yürüyoruz ve kendimizi yine Stephans Dom’da buluyoruz. İş bu ya kaybolmak istiyorsun olamıyorsun. Sokaklar seni hep meydana atıyor.

DSC_0847

Viyana’nın ünlü Cafe Sacher’inde bir torta yiyelim diyoruz. Bakalım neden bu kadar ünlü burası. Bir olay yok, turist dolu mekana yerli kimse gelmiyor. Övdüklerine bakmayın fazla da zaman kaybetmeyim derim;)

fotoraf 2

Gün yorucuydu, bedenler isyan ediyordu. Hemen yatıp bir sonraki gün için enerji toplamamız gerekiyordu. Malum Hofburg vardı programda!! Off.!

11.11.2013: 3.Gün

DSC_0856

Önce Hofburg’a girişte Kombine bilet aldık. Yaklaşık 23 Euro tuttu, içeri girişte kraliyete ait porselen takımlar ve az miktarda gümüş yemek takımlarını görmüş olduk. İlginç bir şey öğrendik, porselen takımlar ortaya çıkmadan önce her şey gümüş ve altınmış ancak bunlar savaş sonrası ekonomik buhran sonucunda eritilerek paraya dönüştürülmüşler. Şu an bu müzede sergilenen çatal bıçak takımları hala günümüzde verilen resmi yemeklerde kullanılan takımlarmış. Kısa bir tur yaptırdıktan sonra bizi aldılar Sisi Müzesine soktular, işte garip bir kadın ve değişik bir yaşam. Sisi 15 yaşında kuzeni Joseph ile evlendirilince oynadığı bebeklerden ayrılarak bir anda İmparatoriçe olan mutsuz bir kadın.

Aileler aslında bu evliliğe, Sisi’nin ablasının uygun olduğunu düşünse de Joseph Beyciğim Sisi’ye aşık oluyor. Kadın acaip güzel, saçları ayaklarına kadar uzun ama evliliğinin ilk gününden itibaren hep mutsuz. Bunlar yetmiyor gibi  bir de kayınvalide kabusu yaşıyor.Kayınvalidesi için yazdığı bir notta “Yaptığım her şey devlet meselesiydi, saraya gelecek diye hep korku içinde bekledim diyor. Ancak yapacak bir şey yok. İlk çocuğu 2 yaşındayken vefat edince diğer çocuklarının bakımını kayınvalidesi üstleniyor ve çocuklara o bakıyor. Sadece en küçük çocuğunu çok seviyor Sisi ve odasında bir tek onun resmi var diğer çocuklarının resmini koymuyor. Bu sıkıntılardan kurtulmanın bir yolunu buluyor:  Viyana’dan kaçmak. Kendini gezilere veriyor. Devamlı sağlığı için farklı ülkelere gidiyor. Kendine ait bir treni var ve Viyana’ya çok nadir uğruyor.

Kadıncağız, gittiği yerlere kendi yemek takımlarını ve altın çatal bıçak takımlarını götürüyor, yumurta kabı ile beraber, tabii o da altın. Ohhffff!

fotoraf 3

Oğlu 18 yaşında intihar ediyor ve bu olaydan sonra hep siyah giymeye başlıyor Sisi, mutsuzluktan hiç kurtulamıyor bu olaydan sonra.

Genelde diş ağrısı çekiyor. İlaç çantasını müzeye koymuşlar ve ilaçlarının arasında Kokain’de var, o zamanlar kokain bir ilaç olarak kullanılıyormuşJ Sonra ünlü birini öldürmeyi saplantı haline getiren biri tarafından bıçaklanarak öldürülüyor, bir gezi sırasında.

Arkadaş her şeyin var niye mutsuzsun kardeşim! diye bağırasın geliyor ama kadın özgürlüğüm çalındı diyor. Kadın hep mutsuz diyorlar çok acı çekti diyorlar ama yani sana aşık bir kocan var İmparatoriçesin arkadaş daha ne olsun diyorsun. Çocuklarına da bakmamışsın kendi çocuğu gibi görmemişsin (sonuncu hariç) ne istiyorsun anlamadım.  Tanrım bu kadını anlayabilmem için bana aynı güzelliği ve parayı verir misin lütfen, gerçekten empati kurmak istiyorum, amin.

Sinirlenerek çıktım müzeden. Müzenin hemen önünde Pazartesi olmasından kaynaklandığını düşündüğüm bir bando var, saatte bir çalıyorlar bir türlü kıpırdamıyorlar. Amaçlarını anlamadım.

DSC_0862

Yürüdük Albertin Müzesinin tam karşısında bir kahve molası verdik. Müze yine pahalı müzelerden biri. Matisse ve Fauvonism akımını  öğrenme fırsatı doğmuştu. Ben öğrenecektim ama Fırat inceleyecekti. Bu kadar çok şeyi nasıl biliyor anlamıyorum. Bazen kesin sallıyor diyorum, ama yok arkadaş, adam hakkaten biliyor. Neyse,  Matisse’e diyecek bir şey yok. İnsan etkileniyor. Ancak onlar da bu akımı ilk başlattıklarında yerden yere vurulduklarını, bunu bir çocuk bile yapar bile dendiğini de öğrenmiş olduk. Bu laf aklımızda yer etti ama diğer bölümleri gezerken bir hatırlatma olacaktı.

DSC_0867

 Diğer bölümlerden çok bir şey anlamadığımı itiraf edemiyordum ne kendime ne Fırat’a. Bana sadece saçma sapan karalamalar olarak görünüyorlardı ve  bunları da burada sergiliyorlar diyordum ama sesli ifadeyi kesinlikle reddetmiştim. Allah’tan kocam olacak bana destek oldu ve rahatladım. Arkadaşım, aynı gün içerisinde seri üretime geçen bir sanatçı arkadaşımız tam 30 adet eser üretmiş eserlerini burada sergiletmeyi başarmış. Bana sorsan karalamadan başka bir şey değil neyse bu işlerden anlamam susuyorum.

Neyse, listemizde bir de Prater vardı. London Eye tipli ama daha eski ve daha küçüğünden olduğundan ufak bir dönme dolap diyelim. Burada dilerseniz, romantik bir akşam yemeği de yiyebiliyorsunuz. Önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor.

DSC_0870

Biz kalabalık bir Hintli grupla bindik. Yaklaşık 11 kişiydik. Benim yükseklik korkum olduğunu söylemiş miydim, evet söylemiştim. Arkadaş, Hintliler bir dakika yerinde durmaz mı!!!! İçerisinde bulunduğumuz kutucuğun sallanıyor olmasını bir tarafa arada bırakalım,  bir de manzara gören Hintlilerin bir anda aynı yere doğru koşması ile kutucuk sola ya da sağa doğru eğiliyor ve ben kafayı yiyordum!!!! Neyse Fırat mutlu oldu da sorun yok🙂

DSC_0874

Fırat’ın Prater için yaptığı yorum ise şöyle:

Hani ağzının yanacağını bile bile acı yersin ya da fazla geleceğini bile bile o son kadeh rakıyı içersin, ertesi gün uyanamazsın…Mizyal’in yükseklik korkusuna rağmen yüksek yerlere çıkma merakı ancak bu şekilde açıklanır. Daha Rodos’ta çıktığımız Saat Kulesinin anısı silinmeden bu seferde tutturdu Prater denen dönme dolaba binelim diye. Ben aşkım gitmeyelim dedikçe, AAA OLUR MU PRATER’E GİDİLECEK diye tutturdu. Eh gidelim o zaman.”

Akşam yine favorimiz olan Hint Lokantasına gittik ve sonra bitmek bilmez bir bel ağrısıJ

12.11.2013 Son Gün:

Acaip verimli bir gezi günü daha geldi çattı. Erken başlayalım güne dedik. Son günümüz kalan her yeri gezmeliyiz. Psikopata bağladım işte. Açılma saati 08:30 olan Schonnbrun’a gittik.

DSC_0893

Gerçekten etkileyici bir saray. İlk defa Audio Guide ı Türkçe dinleme fırsatını yakaladım ömrü hayatımda, bundan iyi şey var mı!!!! Kendi dilimde dinledim yahuuu!! Habsburg ailesi hakkında temel bilgileri edinebilme şansını yakalıyorsunuz. Avrupa tarihini öğrenebilmek için Habsburg’ları iyi bilmek gerekiyor.  Erken saatte gittiğimiz için sarayı rahat rahat gezebildik.

DSC_0898

DSC_0924

Çıkınca biraz bahçesinde dolandıktan sonra Neauschmarkt  ve Secession’ı ziyaret edecektik.  Secession’ın içindeki sergiyi Aşağı Belvedere’ye aktarmışlardı ve kapalıydı. Dışını görmekle yetindik ve Naschmarkt’a yöneldik.  Hem çeşitli Pazar sergilerinin olduğu hem de ufak lokantaların ve cafelerin olduğu bir sevimli yer çıktı karşımıza.

DSC_0946

DSC_0947

Bir yerde kahve içelim diye dolandık ancak, oturulacak yerler henüz açılmamıştı ve diğerleri de bistro gibi, açık alandaydı. İleride İngiliz tarzı bir cafe duruyordu. English Tea House mı adını tam hatırlayamadım. Hemen girdik içeri yüzlerce çay seçeneğinde yüzerken, somon bagel ve çayla ısındık. Keyfim yerindeydi.

Listemizde bir tek eksiğimiz Viyana şehir mezarlığı kalmıştı. Gülmeyin espri yapmıyorum ben o mezarlığa giderim!!! Listede var arkadaşım gidilecek!! Atladık trene, şehrin diğer ucundaki mezarlığa gidebilmek için sonunda tramvaya binebildik.Tramvay çok hoş oluyor diyorduk.

DSC_0951

Mezarlığın muhteşemi olmaz ama oluyor yahu. Beethoven, Schubert, Brahms, Strauss, Mozart, Hugo Wolf ve benim tanımadığım pek çok ünlü kişinin mezarlarını ziyaret ettik. Toplamda 2.500.000 kişinind ebedi mekanı olma özelliğini taşıyor. Ne heykeller, ne süslemeler, ilginç bir yer.

DSC_0957

DSC_0955

Çıktık artık çok acıkmıştık. Aklıma yine FigsMüller geldi, yine girecektim oraya yine kıstıracaktım o şefi!

– Yer var mııı ağabeeeiiiiyyyy diyerek ezildim büzüldüm önce. Yok dedi zalim şef. Sana yemek yok dedi.

Arkadaş bu adam bana taktı kafayı. Gurur yaptım, senin bana verecek yerin yoksa sen kaybedersin dostum dedim! Yalvartacaktım suratsızı!  Adanalıyım kardeşim ben! Yemişim senin şnitzeliniiii dedim!!!! Dedim mi? Yok ben değil iç sesimdi o.

Adam bana yan tarafta bir şubemiz daha var dedi, oraya bakın. İç ses burada yine devreye girdi: daha önce söylesene işgüzar! Kaç gündür süründürüyorsun!!

Gittik yer var!!! Muhteşem bir şnitzel. Ama neden muhteşem? Çünkü önce gözünü doyuruyor! Kafam kadar!!! 13 € olduğundan mütevellit bir de ucuz sayılır. Patates Çorbası tavsiye edilir. Bir de Gulaş yendi yan masada gözüm onda da kaldı.

DSC_0983

Beni bıraksan onu da yerdim ancak 5 ayda 5 kilo aldığım gerçeği suratıma tokat gibi çarpıyordu.

Mekanın acaip yoğun olması insanı oradan hemen kalkmaya itiyor. Ününü duyduğumuz Prückel’de idi sıra. Melange denen kahvenin övgülerini duyduk ve bastık gittik. Dekor 70’lerden beri aynı sanıyorum ama kahveler çok iyi. Wifi şifresiz.

foto1

2 saat rahat rahat dinlendik ve Apple Strufel ile hoş birkaç saat geçirdik. Bu arada Viyana’nın çok ünlü dedikleri Apple Strufel tatlısı Türklerden geçmiş arkdaşlar, onu yedim bunu yedim diye hava atmayalım. Kahve kültürü de Türklerden geçmiştir bence kendimize gelelim.

FOTO2

Akşama Opera var ve bizim kılığımızı kıyafetimizi adam etmemiz gerekiyor. Viyana Senfoni’nin Mendelson ve Brahms’ın Piyano Konçertosu vardı Opera House’ta.

fotoraf 5

Konser öncesi topuklularımı giyip tıkkıdı tıkkıdı gittik konsere. Konser öncesi şampanya içerek diğer Avrupalı teyzemgillerle aynı asortiklikte olmak isterdim ama aç karnına içki senin neyine!

fotoraf 4

Her şey böyle asortik başlamıştı.

Fırat dayanamayıp Somonlu bruschetta alıp getirdiğinde hala asortiktik. Bir anda ne olduysa oldu ve açlığını bastıramayan aşkım ve ben (artık burschetta diyemeyecegim) bir dilim ekmeğin üzerine konulmuş füme somunu, bir tava menemeni eliyle sıyırmaya çalışıyorcasına  tek nefeste ağzımıza tıkıştırmamızla son buldu. Hayır dilim o kadar büyükse biraz ucundan ısır di mi!Hepsini niye tıkıştırıyosun, ittire ittire!  Bir insan ol, etraf burjuva kaynıyo, bi rol yap en azından.! Neyse. Ayran olaydı iyiydi.

Viyana’yı da böyle yedik bitirdik işte.

Tren kalkacaktı sabah erkenden sırada Salzburg vardı! Haydi valizler hazırlansın!

Salzburg Gezimiz için tıklayabilirsiniz

Münih gezimiz için buraya efenim:)

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.